12 Mart 2012 Pazartesi

Çin Meyveleri Tanıtma Serisi 2


2012 Ejderha Yılı şerefine ejderha gözüyle başladık, 
ejderha meyvesiyle devam edelim.


Pitaya

Çince 火龍果 Huǒ lóng guǒ 
Türkçe Ateş ejderhası meyvesi
İngilizce Dragon Fruit

Hylocereus cinsi çeşitli kaktüs türlerinin, tatlı pitaya olarak adlandırılan meyvesidir.

Bu meyvenin bir kaktüs meyvesi olduğunu bilmiyordum. Üstelik anavatanı Çin ya da Asya değil Meksika, Orta ve Güney Amerika imiş. 


Buraya ilk geldiğimizde bir lokantada meyve tabağında servis edildiğinde, ne tatlı, ne ekşi, ne de mayhoş olan, kısacası bana göre hiçbir tadı olmayan bu meyveye gıcık olmuştum. 
Sonra Su sevmeye başladı. Bize de o sevdirdi desem pek yerinde olur. Şimdi sık sık alıp yiyoruz. Doğrusu incir ya da nar gibi çekirdekli meyvelerle arası nahoş olan kızımın, bu meyvenin çörek otuna benzeyen siyah çekirdekleriyle hiç sorun yaşamaması beni hala şaşırtıyor ama meyve yesin de ejder meyvesi olsun deyip, sesimi çıkartmıyorum.


Soyarken seyretmeye doyamadığım pembe beyaz bu görüntü, ejder meyvesinin 
en hoşuma giden yanı. 



Pitaya meyvesini veren Hylocereus kaktüsü, başka ağaçların üzerine sarılarak büyüyen bir bitki. Sadece geceleri çiçek açıyormuş. Büyük beyaz kokulu çiçekleri tipik şeklinden ötürü ay çiçeği veya gecenin kraliçesi olarak da anılırmış.

Bu güzel çiçekleri bir videoda izlemek isterseniz...


9 Mart 2012 Cuma

Şangay'da 8 Mart 2012

Susan ve Weiqing yaklaşık 1 yıldır Şangay'daki en yakın arkadaşlarım. Su'nun sınıf arkadaşları Joy ve Samantha'nın anneleri. Arkadaşsız geçirdiğim 1,5 yılın üstüne ilaç gibi geldiler. İkisi de benden genç ama samimi ve rahat hatunlar oldukları için, kızlarımızın aynı sınıfta olması dışında neredeyse hiç ortak ilgi alanımız olmamasına, onların çalışan anneler olmasına rağmen bana yaren oldular. Şangay'ı daha iyi tanımam ve Çinlileri daha iyi anlamamda çok etkileri oldu. Çinceme pek katkıları olmadı çünkü çok hızlı konuşuyorlar. Hele kendi aralarında Çince konuştukları zaman, sadece dinleme alıştırması yapmış oluyorum, arada yakalayabildiğim 2-3 cümleden konuyu kaptırabilirsem ne ala. 

Okulda her gün kızları alıp-bırakırken yaptığımız kısa sohbetlerin dışında, komşu da olduğumuz için sık sık kızlar oynasın diye buluşuyoruz, arada kızları okuldan almadan kahve içiyoruz, okula birlikte yürüyoruz, görüşemezsek telefonla hal hatır soruyoruz, seyrek de olsa ailecek yemek yiyoruz. Geçen yaz birlikte havuzlara, tiyatrolara, parklara, yunus gösterilerine gittik, vs vs...

Dün de üçüncü kez öğlen yemeği için buluştuk. Tesadüfen ilk yemeğimiz benim doğumgünümdeydi (26 Ekim 2011). O gün yemekte söylemedim doğumgünüm olduğunu, ertesi gün muhabbet arasında kaçtı ağzımdan. Kızdılar, "aşkolsun, yemeğini ısmarlardık" dediler. Ertesi buluşmamızda Susan "inanmayacaksınız belki ama, bugün de benim doğumgünüm" (15 Aralık 2011) dedi. Dün de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ydü. Bir sonraki buluşmamızı da yaklaşmakta olan Weiqing'in doğum gününde (26 Mart 2012) Türk lokantasında yapmaya karar verdik. Bir şekilde hep özel günlere denk gelen buluşmalarımızı dün nihayet fotoğrafladık da.


Chengdu Lu'da, esnaf lokantası tarzında küçük bir Tayland lokantasında hem çok ucuza, hem de çok lezzetli doyduktan sonra, ısrarlarıyla ikisinin haftalık Perşembe rutinine ben de katıldım ve bizim sitenin arkasındaki (Dagu Lu) masajcıya gittik. Kadınlar günü olması vesilesiyle de erkek masajcı istedik. Başım ağrımaya başlıyordu, belki ona da iyi gelir diye umuyordum.
(Erkek masajcı istememizin bir başka nedeni daha vardı. Geçenlerde kızları almaya giderken Susan manikürcüde ayaküstü kırılan tırnağını düzelttirdi. Orada erkek manikürcüye el bakımı yaptıran yaşlı hanım'a Weiqing "hiç erkek manikürcü görmemiştim, memnun musunuz servisinden?" diye sorunca, yaşlı hanım çok memnun olduğunu, zaten Ying Yang dengesi açısından da bu işlerde mutlaka karşı cinsten servis alınması gerektiğini söylemişti. Yani kadına erkek masajcı, erkeğe kadın masajcı. Yazın soğuk meyve, kışın sıcak meyve.)

Loş, mum ışığıyla aydınlatılmış, tütsü kokulu, çok hafif new age müziğin çaldığı salonda, yumuşak deri koltuklara gömüldük. Önce ayaklarımızı, içinde özel bir karışımın olduğunu gördüğüm sıcak suyla dolu tahta fıçıların içinde beklettiler. Sonra tam 30 dakika birine, 30 dakika da diğerine olmak üzere toplam bir saat boyunca ayaklarımıza yağlı masaj yaptılar. Çenemiz durmadı tabii, Weiqing'in telefonu da...
Doğrusu masaj benim alışkın olduğum bir şey değil. Taşındığımızdan beri bir kez bile gitmedim (nedenleri yazının sonuna sakladım). Ama Susan ve Weiqing her hafta Perşembe günü gidiyorlar. Hem vücut hem de ayak masajına. Buranın 3000 yıllık terapik kültürü bu. İnkar edecek durumda değilim elbette. Ama rahatladım mı? Ayaklarım kanatlandı mı? Yok öyle bir şey hissetmedim, valla. Sırasında da, sonrasında da beni benden alan bir şey yok. Kırık Çincemle sorduklarım, delikanlının kırık İngilizcesiyle cevapları ve arada arkadaşlarımın tercümeleri, sonra da eve gelip de okuduklarımdan öğrendim ki, zaten ayak masajı benim zannettiğim şey değilmiş. Şöyleymiş: 

Ayak Masajı, stres ve yorgunluk gibi nedenlerden dolayı bloke olmus enerji kanallarını doğal akupresür yöntemi (Akupunktur noktalarına parmakla bastırmak) ile açarak kişiyi rahatlatır ve hastalıklara karşı bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olur.
Ayak Masajı, ayaklarda bulunan sinir uçlarına parmak ile bastırarak uygulanır. Bu sayede vücudumuzda bulunan 62 bölge uyarılabilmektedir. Masaj sırasında kişinin verdiği tepkilerin değerlendirilmesi sonucu geçirmiş olduğu rahatsızlıklar, stres durumu ve uykusuzluk gibi sorunları konusunda bilgi sahibi olunabilir.
Sağ Ayak
1 Böbrek
2 Mesane
3 Üretra
4 Cerebra (Beynin içerdiği iki lobun ön kısmı)
5 Hipofiz
6 Burun
7 Beyincik
8 Göz
9 Kulak
10 Hipotiroid
11 Akciğer / Nefes Borusu
12 Karaciğer
13 Mide
14 İnce Bağırsak
15 Anüs
16 Üreme
17 Yumurtalıklar / Testisler  
Sol Ayak
1 Böbrek
2 Mesane
3 Üretra
4 Cerebra (Beynin içerdiği iki lobun ön kısmı)
5 Hipofiz
6 Burun
7 Beyincik
8 Göz
9 Kulak
10 Hipotiroid
11 Akciğer / Nefes Borusu
12 Kalp
13 Mide
14 İnce Bağırsak
15 Anüs
16 Üreme
17 Yumurtalıklar / Testisler
Bana masaj yapan delikanlı dedi ki, tabanlarımda hiç sıcak nokta yokmuş, yani sağlıklıymışım. Oysa o sırada berbat bir baş ağrısı çekiyordum. Söyleyince, kafa masajı yapalım dedi. Zaman yoktu, içtim bir ağrı kesici 15 dakikada geçti. =)
Ne bileyim işte ben böyleyim, biraz kestirme yollar peşindeyim her daim. Hızlı yaşa genç öl, cesedin yakışıklı olsun'cuyum. Bir de Şangay'a yerleştikten 6 ay sonra, gelmeden önceki tüm mistik meraklarımı geri dönüşmeyecek şekilde çöpe attım. Burada yaşadığım en büyük şok (düşkırıklığı) galiba buydu. 
Gelirken hayallerim vardı, yingyang, taichi, çin tıbbı, masaj teknikleri.... hepsi gizemli, sihirli formüller; kainat sırlarına, insana ve kendime yaklaşmanın farklı yolları gibi görünüyordu. Burada tüm bunlarla dengelenmiş evrensel ve insani enerjiler, ilham veren köşeler, erdem, bilgelik, akıl ve engin kültür yüzüne yansımış insanlar bulmayı umuyordum. Ama Şangay'da yaşamaya başlayınca anladım ki, bu tekniklerin benim yüklediğim kadar yoğun, derin anlamları ve sihirli güçleri yok. Çünkü insanlarda derin bilgelik, erdem ve kültür yansıması yüzler yok. Çarpınca özür dilemek bile yok. Sokakta yürürken tükürmeye gelince çok. Bende kabahat, zaten hayal ettiğim gibi olsaydı bugün Çin bir cennet, Çinliler de dünyanın en mutlu insanları olurdu. 
Her şeye rağmen dün zihnimde yereden, ikisi Çinli üç hanımın, ayaklarına masaj yapan Çinli delikanlılar fotoğrafı, en komik 8 Mart Dünya Kadınlar Günü fotoğraflarından birisiydi.
Bir yandan da tuhaftı, güzeldi. Her zamanki gibi, benim için aslında olduğundan daha fazlasıydı. Ötesi berisi, önü arkası, altı üstü vardı, düşünülecek, kaşınılacak, kazınacak... yazılacak.

1 Mart 2012 Perşembe

Yeniden Dönerayak

Başlayalı beridir, düzenli yazmakta pek başarılı değildim.
Kurgum bu şekilde nedense. Blog yazmaya karar verdim ve iki tane birden başlattım. Sonra ikisi birden kaldı. İş hayatımda da hep en az iki iş birden yaptım. Şimdi radyoculuk işim elimden alınmış durumda, zaten ikinci işimi de bırakmıştım. Hooop!! Boşa çıktım. 

Çin'de yaşamaya başladığımızdan buyana geçen 2,5 yıla dönüp baktığımda idrak ediyorum ki, bu uzun zaman, alışmak, yerleşmek, işi oturtmak, dil öğrenmek, arkadaş edinmek ve kızı büyütmekle geçmiş. Ekstra bir şey yapmaya gücüm de zamanım da yokmuş aslında. 

Herneyse, Su'nun Eylül 2011'de tüm gün okula başlaması, Aralık 2011 itibariyle benim yoğun Çince kursumun sona ermesi, Batı yeniyılı, Çin Yeniyılı derken uzun tatillerin de bitişiyle, 6 Şubat 2012'de kendimi haftanın beş günü, 10.00-15.30 saatleri arasında (erişkin hayatımda ilk kez) işsiz güçsüz... mecburiyetsiz, keyfi buldum. 
Bocalıyorum aslında, ne yalan söyleyeyim. 42 yaşındayım ve hayatımda ilk kez 5,5 saatlik blok boş zamana sahibim. (Elbette bu süre içinde alışveriş yapıyor, yemek pişiriyor, evi derliyor topluyorum. Ama bunları zaten yapıyordum.) 
Yani şu lükse bakınız. =)))

Şubat ayı biraz tembellik ettikten sonra huzursuzlanmam nedeniyle, kendimi neyle meşgul edeceğimi düşünerek geçti. Alışmadık bünyede boşluk durmuyor. =p
Aklımdakileri gerçekleştirdikçe, buradan paylaşacağım sizlerle. 

Bugün 1 Mart 2012. 
Ve bugün Çin Meyveleri Tanıtma Serisi'nin ilk günü. 
Puha ha ha!!!! 
Yok valla şaka yapmıyorum. Gayet ciddiyim. Burada daha önce yemediğimiz hatta görmediğimiz bir sürü meyve yemeye başladık. Son 6 aydır başladık. Ondan önce nedense (göç psikolojisinin inkar ve reddediş safhası nedeniyle olduğunu düşünüyorum) pek denemiyorduk. Bir de Çince konuşamadığımız için alışverişte sohbet edip, sorma şansımız olmuyordu. 
Şimdi yukarıda adı geçen, yoğun Çince kurslarının ardından, "bunun adı ne, nasıl yeriz, tadı güzel mi, hangisi güzelse ondan ver" geyikleri yapabiliyorum. Söylediklerinde çok uzun değilse adını aklımda tutabiliyorum. Her neyse lafı hep uzatıyorum galiba.... 

İşte bugünkü meyvemiz!

Longan (Dimocarpus longan) 



Çince  龙眼 (lóngyǎn) 
kurutulmuşuna guiyuan diyorlar, onu henüz tatmadım

İngilizce Dragon Eye

Türkçe Ejderha Gözü


Güney Çin'e ait yerel bir tropikal ağaç. 12m'ye kadar büyüyebiliyormuş. 
Ne yazık ki ağacını görmedik henüz, kendisini aşağıdaki görünümüyle tanıyoruz.



Eve getirip başlıyoruz çıtır çıtır kabuklarını soymaya. İçinden sert jöle görünümünde bir meyve çıkıyor. Şuna buna benziyor demek istiyorum, damağınızda canlansın diye ama, bizim hiçbir meyvemize benzemiyor. Ortasında kocaman bir çekirdeği var. Oldukça tatlı. Su bayılıyor. Ama elleri yapış yapış olduğu için kabuğunu bana soydurup, hazıra konmayı tercih ediyor haspa!





Son olarak manavımız olan ailenin bir fotoğrafını koymak istiyorum. Dükkanda genelde anne ve kız duruyor. Bazen 15-16 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim, okula gitmeyen kızın tek başına idare ettiği de oluyor. Geçenlerde anneyle sohbetledik biraz. Bana yaşımı sorduktan sonra "geç anne olmuşsun" dedi. Kendisi 18 yaşında doğurmuş. Fotoğrafta sağda atkuyruklu olan kız, anne müşteriye bakıyor, direğin arkasında kalmış. Fotoğraf çekme iznini de babadan aldım. 




Çin'de yabancılara özel hayatları hakkında sorular sormak ve yorumda bulunmak çok normal kabul ediliyor. Ama aynı şeyi siz yaptığınızda pek hevesli olmuyorlar anlatmaya. O yüzden ben sormadan dinlemeyi öğrendim. 
Yaş mevzuu açılınca benzer bir başka anım geldi aklıma. Su'yla bindiğimiz bir taksinin şoförü, "bu kız senin mi?" dedi.  Evet deyince. "Ama sen yaşlısın. Bu çocuk çok küçük, neden bu kadar geç evlendin?" dedi. Fesüphanallah! Kızdım ama, "Sana ne be kardeşim!" demeyi bilmiyorum Çince. 


Efendim, bugünlük bu kadar. Kimbilir ne zaman (ama istiyorum ki yakında) Çin Meyvelerini Tanıtma Serisi'nin ikinci bölümünde Şangay'daki hayatımızdan ilahi komiklikler!!!! aktarmaya devam edeceğim.  

Bu arada; Ejderha Gözü ile ilgili daha çok şey okumak isterseniz internet sizin efendim. Buradan başlayabilirsiniz:  http://tr.wikipedia.org/wiki/Longan






23 Şubat 2012 Perşembe

28 Haziran 2011 Salı

Tembel Teneke 2

Yazmak meğerse bir disiplin işiymiş. İnsan safsatınca, ya da gazını çıkartınca yeniden sancılanmak için disiplin gerekiyormuş.
=)
Disiplinsiz bir insan olduğumdan değil ama, zaman çok hızlı geçtiğinden! =p Bahaneler kraliçesi Şangay'da!

Ne yazsam diye düşünmeye başlayıp, ekrana boş boş bakarak geçirdiğim 2-3 dakikanın sonunda, aklıma başlayıp, yarım bıraktığım notlar geldi. Şimdi bir onlara bakayım, çok mu yitirmişler güncelliklerini.
Taa 11 Ocak'ta şöyle yazmışım:

Şangay’a yerleştiğimiz ilk günlerde, mahalledeki halk pazarını yani sebze, mevye, et, süt, balık, kuruyemiş ve her tür yiyecek malzemesini, hatta plastik kaplar, piriç pişiriciler, güveçler, battaniyeler, kışın elektrik sobası, yazın da vantilatör bile alabileceğiniz bir dükkanın da içinde bulunduğu iki katlı, her daim iğrenç kokan yeri ziyaret ettiğimde sevinçliydim. Tanıdık sebzeler vardı, tanımadıklar da. Taze görünüyorlardı, ucuz da...
Zaman geçtikçe halk pazarı adını taktığım bu mekana girdikçe içime çöreklenen rahatsızlık arttı. Artık giremiyorum. Kokusu ve görüntüsü, zaman içinde öğrendiklerimle de dayanılmaz oldu.
Çin’de gazete okumak demek her gün kimyasal bir atraksiyon haberi okumak demek. Ya Anhui eyaletindeki bir pil fabrikasından sızıntı olmuş, 200 çocuğu hasta etmiştir, ya da boya fabrikasında çalışan 65 işçi hastaneye kaldırılmıştır. Ya da bir yetkili Çin'deki süt endüstrisinin dünyadaki en düşük kaliteye sahip endüstri olduğunu söylemiştir. Bu sabah da (11 Ocak 2011) da sağlık şartlarına uygun olmayan malzemelerle dekore edilmiş (boyanmış, duvar kağıdı yapıştırılmış, vs) evlerde yaşamanın özellikle çocuklarda lösemi ihtimalini arttırdığına dair bir haber okudum.
Yıllar önce patlayan melaminli süt (tozu) faciasını duymuşsunuzdur. Buna benzer olaylar ne yazık ki devam etmekte. Bazı yabancı aileler paranoya içinde sadece organik ürünler tüketiyorlar ya da aldıkları sebzeleri sebzeliği kalmayıncaya kadar başka kimyasallar içinde bekletip, yıkayıp vs tüketiyorlar.
Burada yaşamak ve bir şeylerin farkında olmak!!! Zaman zaman paranoya statüsüne ulaşma potansiyeline gerçekten. Şahsen o kadar abartmak istemiyorum, serde Türklük de var ama evde de küçük bir kuzu var. İkisinin ortasını bulmaya ve daha çok güvenli sahada kalmaya çalışıyorum. Genelgeçer düsturum: artık dünyanın her yeri böyle, mümkün olduğunca güvenlisini bul, kafayı çok bozma bu işlerle...
Yine de alttan alta beni rahatsız eden bu düşüncelere ek olarak tenceresinden kepçesine, ölçü bardağından tereyağına, acısından tuzuna, şekerinden kabartma tozuna, sütünden soğanına insanın kullandığı bütün ürünler (ama hepsi) değişince, uzun süre pişirdiklerim pek tatsız oldu. Zaten yemek yapmaktan zevk alan ve çeşitlemelerden hoşlanan bir tip değilim, evde her daim ilgi talep eden bir ufaklık da olunca, adaptasyon sıkıntıları da üstüne binince.... ilk aylarda hepimiz epeyce kilo kaybettik.
Böyle yazmışım. Şimdi verdiğimiz kiloları yerine koyduk. Artık neyi nereden güvenli şekilde alacağımızı öğrendik. Organize olduk, benim de pişirdiklerim eski tadına kavuştu. Eh şaka maka Temmuz 11'de gelişimizin ikinci yılı bitiyor. İlk yıl 10 yıl kadar ağırdı. Ama ikinci yıl çok çabuk geçti. Alışamadığımız ve asla alışamayacağımızı düşündüğümüz çok şey var burada ama artık hayat yoluna ve ritmine kavuştu. Daha sık yazmak istiyorum. Bakalım....

22 Mart 2011 Salı

Tembel Teneke

Bir başladık, pir başladık falan derken, araya bir Hong Kong dalgası, üstüne İstanbul, Frankfurt, Berlin, İstanbul, jet lag, Türkiye'de blogspot yasaklandı, haydi okula, blogspot açıldı, Japonya'daki felaketler, Çinliler vpn'i de engelledi...
Zaman zaten hızlı, ne Çin'deki enflasyonu, ne radyasyondan korunma amaçlı tuz talanını ne de bizim sokaktaki dükkanların son durumunu yazmaya elim varmadı.
Heralde uzun zamandır radyo programım için metin yazmaktan başka birşey yazmadığım için olsa gerek, alışkanlık ve de akışkanlık kazanmak, o çarka girmek kolay olmuyor. Üzerinden atıyor beni valla!

Üç haftalık yolculuktan döndükten sonra Şangay'da gördüğümüz en büyük değişiklik taksi ücretleri hariç, pekçok şeyin fiyatının artmış olmasıydı. Eşim en ciddi ifadesini takınıp, "enflasyon ciddi bir sorun olmaya başladı artık Çin'de" diyerek yorumda bulundu. Hükümet sansürlü İngilizce yayınlardan ekonomi haberi okuyasım yok, gerçi okusam da anlamıyorum. Dolayısıyla bu konuyla ilgili sizi fazla bilgilendiremeyeceğim. Ama özet şudur Çin'deki enflasyon ev kiralarından soğanın kilo fiyatına kadar herşeye yansımış durumda.

Daldan Dala Çin'den Sesler Programı'nın bu bölümünde ben yaptım oldu diyerek konuyu şuraya bağlıyorum; Şangay'da ithal yiyecek içecek satan marketlerin (carrefour ve metro gibi en büyük olanlar da dahil olmak üzere) garip bir mal sirkülasyonu var. Bazı ürünler bir kayboluyor, (örneğin Çin'de satılan iki Türk markasından birisi olan Tariş zeytinyağı, diğeri de Dimes) iki ay yok satıyor. Sonra üç ay var, bir ay yine yok. Konuyu uzmanı olduğunu söylediği için dış ticaretçi eşime soracak oluyorum, dış ticaret politikamıza ve yürütücülerine ettiği küfürler nedeniyle bin pişman şekilde kaderime razı oluyorum.

Dünyanın her yerinden gelen envayi çeşit yiyecek içecek markası içinde sadece iki Türk markası olması gerçekten hayal kırıklığı. Yunanistan Çin'e Türkiye'den daha uzak ama beyaz peynirden baklava!!!ya, dondurulmuş börekten, zeytine ve tahin'e kadar o kadar çok Yunan ürünü var ki raflarda.
Yunanistan rakibimiz tribiyle falan yazmıyorum bunu yanlış anlaşılmasın, tam aksine neredeyse ortak mutfak kültürünü paylaştığımız için yazıyorum. Onlar Çin pazarında kendilerine pay kapabiliyorlarsa biz neden kapamıyoruz diye üzüldüğüm için yazıyorum. Ama ben üzülmüşüm ne fayda?!

Geçen yıl 23 Nisan'daki çocuk şenliğinin tadı damağımızda kalmıştı. İki kişilik horon ekibinden, beş kişilik çocuk korosuna, sekizi kız, birisi erkek folklor ekibinden, kısırına, köftesine, balonundan palyaçosuna sıcacık ve güneşli bir Şangay gününün tadını çıkartmıştık çimenler üzerinde. Bu yıl da Şangay'daki Türk Hanımlar Elektronik Posta Grubu'ndan (adı nedense ladies shanghai) koro çalışmasıyla ilgili duyuru gelince, hemen atılıp "bizim cimcime pek şantözdür, biz de katılırız" demiştim. İlk çalışma geçtiğimiz Cumartesi günüydü. Ama bizim minik şantözü götürmek mümkün olmadı. Anlayacağınız bu sene de çimenlerin üzerinde olacağız 23 Nisan'da. Olsun, öyle iyi geliyor ki yüreğim kabara kabara, gözlerimde yaşlarla 10.yıl marşı söylemek Şangay'da bağıra çığıra.

18 Mart'ta Dur Yolcu şiirini facebook'ta not olarak ekledikten birkaç saat sonra, Çin yetkilileri tarafından, seddin etrafından dolaşmamızı sağlayan vpn hizmeti de engellendi. Üç gündür çalışıyorlardı duvarda başka bir delik açmak için. Neyse ki bugün itibariyle bir çözüm bulmuşlar, yine uçurdular bizi seddin üzerinden sağolsunlar. Ben de bu gazla, hapisten yazanların ruh halini de düşünerek her iki sayfaya da birer blog yazmaya karar verdim. Çin burası, ne zaman seddin içindeyiz ne zaman dışında belli olmuyor.

Sahi Çin'de de bizdeki "burası Türkiye abicim" geyiğinin aynısı var, biliyor musunuz? Ne zaman bir yabancı, herhangi bir konuda eleştiri yapsa, hemen yapıştırıyorlar "burası Çin". Zaten giderek alıştığımdan mıdır, yoksa yaşadıkça iki ülkenin geri kalmışlığı ve bağnazlığı arasındaki benzerlik netlik kazandığından mıdır, milletin gözü çekik olmasa yurtdışında yaşadığımı hissetmeyeceğim.

Japonya'daki felaketler zincirinde ölenlere rahmet, sağ kalanlara güç, Fukushima'da reaktörü tamir etmeye çalışan kahramanlara başarı ve ülkemin en güzel sahillerinde nükleer santral yapmayı planlayan kafalara da akıl ve izan diliyorum.
Bir ara ciddi biçimde telaşlandım rüzgarlara, haberlere, uçak rezevasyonlarına dadandım ama bugün itibariyle toparlanıyor gibi görünüyor soğutma çabaları. Umuyorum daha büyümeden bu felaket, artık yaralar sarılmaya başlanır. Doğanın gücü karşısındaki çaresizliğimiz ve kendi ellerimizle yarattığımız felaketler bu kadar göz önündeyken, hala savaşlar, zülum, yıkım, kirli oyunlar, yalanlar... ne yapılabilir hiç bilemiyorum.

Tembel Teneke'den bugünlük bu kadar olsun. Yarına allah kerim.

24 Şubat 2011 Perşembe

Radyo 3 Solmasın İmza Kampanyası

Bir dinleyicinin gönlüyle giriştiği imza kampanyasına destek veriniz.

http://radyo3solmasin.blogspot.com/

Radyo Yayınları Radyodan Dinlenir (Gaye Çağlayan)

“Radyo, tek başınayken bana arkadaş oluyor"
“Radyoyu her yerde kolayca dinleyebiliyorum"
“Radyo dinlemek bilgi ve birikimimi artırıyor"

Her dönemin, her kültürün çok sesli müzik ve eğitici müzik programlarına yer veren Türkiye’nin bir numaralı radyo kanalı TRT Radyo 3 son birkaç aydır Türkiye’nin çoğu yerinden ‘dinlenemiyor’. Aslında Radyo 3 dinleyicileri için bu sorun uzun zamandır gündemdeydi; yayını sağlıklı duyamayan dinleyiciler çaresizce internet, yayınına yönlendirildi. Ama son aylarda Radyo 3’ün ‘dinlenememe sorunu’ katlanılmaz boyutlara ulaştı. Yıllardır dinleyicisinin derin bir bağ kurduğu radyo istasyonuyla ilgili fikir, düşünce ve duygularını göz ardı eden TRT yönetimi gün geçtikçe Türkiye’nin birçok bölgesini ‘Radyo 3’ü dinleyemeyenler’ kervanına kattı, yeni vericiler kurmak yerine mevcut olan Radyo 3 vericilerini  kapatmayı tercih etti.
TRT yönetiminin, ‘nasıl olsa dinleyeni az’ diye düşünmekten vazgeçip, Radyo 3’ün kanayan yarasına bir an önce el atması gerekiyor. Bundan 36 sene önce yayın hayatına merhaba diyen TRT  Radyo 3’ün, popüler kanallara kıyasla sayıca belki az ama son derece sadık ve bilinçli, bir dinleyici kitlesine sahip olduğu unutulmamalı. Üstelik, bu dinleyici kitlesi Radyo 3’ün içeriğine duyduğu güveni her fırsatta dile getirir, zira radyo istasyonlarının güvenirliği yayıncılık açısından çok önemlidir. İşte bu yüzden TRT Radyo 3 ,dinleyicinin sadece hoparlörden duyduğu ses değil, çok sesli müzik ve eğitici müzik programlarıyla müzikseverin güven duyduğu bir numaralı  radyo kanalıdır, bir “müzik kutusu” değildir. Radyo 3 gücünü hayal gücüne dayalı nitelikli müzik programlarından, yapımcılarından ve dinleyicisinden alır.

Her  müzikseverden radyosunu sadece internet üzerinden dinlemesini bekleyemeyiz. Radyo yayınları radyodan dinlenir ancak evimizden çıktığımız zaman farklı cihazlara yönelir, bir cep telefonu, ya da araç radyosuna ihtiyaç duyarız. Bu da çözüm değil, çünkü radyo yayını merkezler de temiz çıkmasına rağmen şehirden uzaklaştıkça zor dinlenmekte, cep telefonlarının radyoları dinlenmemektedir. Geleneksel olarak radyo yayınlarını radyodan dinleyenlerin oranı her zaman fazladır. TRT herkesin bir uydu sistemi olduğunu mu düşünüyor? Sonuçta radyo severler uydu ve TV yayını yüzünden radyo dinlemeyi ihmal mi edecek? TRT bu yüzden mi radyo yayınlarını gözden çıkarıyor? Yayınlar bir elin parmakları kadar insan tarafından dinlense bile sürmelidir. Radyo her yerde dinlenebilmeli evde, yolda, işte, mümkün olan her yerde. Radyo yayınlarının pabucunun dama atıldığını düşünen TRT yönetimine “çok acil çözüm“  düşüyor.
Keşke herkes bir gün Radyo 3 dinlese...

Tepkilerinizi aktifhat@trt.net.tr adresine yazınız.


Medyada Güvenin Adı "Radyo"
Tarih : 20 Şubat 2009 Cuma Kaynak : RTÜK
Bu haber 978 defa okunmuştur.

 Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından yapılan araştırma televizyonun güven konusunda kan kaybettiğini ve radyonun lider olduğunu ortaya koydu. En Büyük Güven Radyoya-
Araştırma sonuçlarının medyaya güvenin azaldığı sonucunu da ortaya koyduğunu belirten Akman, bunun da ilgi çekici bir sonuç olduğunu sözlerine ekledi. Kamuoyunun güvenini sağlayacak sonuçları ortaya koyan bir yeni yapılanmaya ihtiyaç bulunduğunu dile getiren Akman, konunun tüm taraflarının bir araya gelerek bunu sağlaması gerektiğini kaydetti.
Televizyonlarda yayınlanması istenmeyen program türleri sıralaması yüzde 63 ile kadın kuşak-izdivaç programları, yüzde 50.3 ile magazin programları ve yüzde 22.7 ile spor programları spor programları şeklinde olurken, araştırmada deneklerin yüzde 60.3'ünün reklamları gördüğünde kanalı değiştirdiği sonucuna ulaşıldı.
Araştırmaya katılan deneklerin iletişim araçlarına duyduğu güven düzeyi incelendiğinde yüzde 42.2 oranında televizyona, yüzde 45,7 Gazete/dergiye, yüzde 46,3 Bilgisayar/ internete, yüzde 47.1 oranında da radyoya güven duyulduğu görüldü.


TRT RADYO 3 TARİHÇESİ

1 Ocak 1975’teyse TRT2 ve TRT3 yayın hayatına merhaba der. Ankara, İstanbul ve İzmir’deki radyo stüdyolarının yanı sıra Antalya, Çukurova, Diyarbakır, Erzurum, Trabzon bölge radyo stüdyolarında, bölgelere yönelik programlar yapar. TRT´nin kuruluşundan sonra yurt dışına yapılan yayınlarda 1975’te 250 kilovatlık verici hizmete girince dil sayısı artar, 1982 yılında Türkçe dahil yayın yapılan dil sayısı 15´e çıkarılır. Ankara Çakırlar'a değişik yıllarda kurulan yeni verici ve anten tesisleri ile 3 adet 250 kilovat ve 2 adet 500 kilovatlık verici ile kısa dalga yayınları yapılır.

Türk radyoculuğunun ilerleyen yıllarında FM verici sayısının artırılması kararı ile, TRT3 radyo postasıyla birlikte TRT1 ve TRT2 radyo postalarının da FM bandından yayın yapması planlanır. Uzun ve orta dalga vericileriyle birlikte FM bandında da yayın yapacak verici kurulması ile FM radyo yayınları yaygınlaştırılmaya başlar. 1987 yılında FM bandında TRT4 radyo postası Türk sanat ve halk müziği programlarını yayınlamak üzere sesini duyurur. 1990 yılında yurdumuza gelen turistlere hizmet vermek üzere Turizm Radyosu yayın hayatına merhaba der. Yurdun turistik bölgelerine kurulan FM vericilerle Antalya yayın merkezinden İngilizce ağırlıklı olmak üzere Fransızca ve Almanca, sonra Yunanca yayın başlar.

Uzun yıllar TRT, radyo yayıncılığını tekelinde tutar. Ancak dinleyiciler yurt dışındaki radyoları da alıcıları el verdikçe dinlerler. İngiltere’den, Almanya’dan, Irak’tan hatta Amerika’dan yayın yapan radyolar Türk dinleyicilerine ses verir. Ülkemizdeyse yalnız TRT radyoları vardır. Aslında yayın yapmaları anayasa gereği yasak olsa da, devletin kontrolünde yayın yapan Polis Radyosu ve Meteoroloji Radyosu adlı iki radyo daha kurulmuştur… Bu iki radyoya ilerleyen yıllarda üniversitelerin eğitim amaçlı kurdukları radyolar eklenir. Böylece radyo yayıncılığı çeşitlenmeye başlar.

1990’ların başında hem dünya da hem de Türkiye’de değişim rüzgarları esmektedir. Bu rüzgar iletişim dünyasında bir kasırgaya dönüşür. Teknolojik ilerlemeler birbirini izlerken, dünyada ulaşılamayan hiçbir yer kalmaz. 1927’de başlayan Türk radyoculuğu da yaşanan bu gelişmelerden etkilenir. Ülkenin dört bir yanında TRT radyolarıyla ilgisi olmayan, özel radyolar yayın hayatına merhaba der. Çünkü küçük bir verici, evin bodrum katına kurulan bir stüdyo radyo yayınını gerçekleştirmek için yeterlidir. Ancak radyocuların unuttuğu iki önemli nokta vardır. Birincisi Türkiye’de radyo yayına yapma hakkı sadece TRT’dedir. İkincisi ise bilinçsizce seçilen frekanslar hava ve deniz ulaşımını olumsuz etkilemektedir. Bu gerekçelerle 15 Nisan 1992’de tüm özel radyoların yayını durdurulur. Fakat dinleyici TRT dışındaki radyoların sesini duymuştur bir kez… “Radyomu istiyorum” sloganıyla arabaların antenlerine siyah kurdeleler bağlanır, halk tepki göstermektedir. Bu demokratik tepkiye dönemin başbakanı Tansu Çiller’in de katılmasıyla bir anayasa değişikliğine gidilir. Çok sancılı geçen iki yılın ardından 13 Nisan 1994’te 3984 sayılı kanunla özel radyo ve televizyonların nasıl kurulabileceği ve yayınlarında uymak zorunda oldukları kurallar belirlenir. Bugün Türkiye’nin dört bir yanından farklı frekanslarda 1000’in üzerinde yerel bölgesel ve ulusal kanal yayın yapıyor…